| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

bon73@mynet.com

Yazılar

dostluk


Bir zamanlar zengin olan Sezgin ile fakir olan Ferhat çok iyi arkadaslardi. Adeta can dostuydular. Günün birininde Sezgin Ferhata "benim için canini verirmisin?" dedi. Ferhat hiç düsünmeden "seve seve veririm" dedi. Bunun üzerine Sezgin Ferhat'tan nisanlisini istedi. Ferhat ise nisanlisindan ayrilip, Sezgin'i onunla evlendirdi. Aylar sonra Ferhat bir sanssizlik eseri isten isinden kovulmustu. Aklina ilk gelen candostunu aramak olmustu. "Fabrikasinda bana bir is verir" diye düsündü ama hiç bir sey düsündügü gibi olmadi. Dostunu görmeye gittiginde o kendini yok dedirtti ve o günden sonra Ferhat dostlugunu bitirmeye karar verdi. Bu düsünceyle yolda giderken ölmek üzere olan bir adama rastladi ve onu hastaneye götürdü. Sans eseri adam kurtuldu ve servetinin yarisini Ferhata verdi. Ferhat servetin yarisini alarak zengin oldu. Can dostu olan Sezginin köskünün karsisindaki köskü aldi. Orada hayatini sürdürürken bir gün kapiya bir kadin geldi. Bir lokma ekmek dileniyordu. Ferhat bu kadina aciyarak evin islerini yapmasi için yaninda çalismasini teklif etti. Günler birbirini kovaladi ve Ferhatla bu kadin ana ogul gibi oldular ve bu kadin samimiyete dayanarak O nun sevdigi bir kadin olup olmadigini sordu. Ferhat "hayir" cevabini verince tanidigi bir kiz oldugunu ve isterse onunla tanistirabilecegini söyledi. Ferhat onu kirmamak için tanismayi kabul etti. Ferhat ile kiz tanistiktan sonra birbirlerini sevdiler ve evlenmeye karar verdiler. Herkese haber vermislerdi.Karsiki kösk hariç, ama Ferhat dayanamayarak karsiki köske de haber gönderdi. Dügün günü gelmisti. Ferhat sevdigi kiz ile dans ederken birden karsisinda eski can dostunu gördü. En sonunda dayanamayarak mikrofonu eline aldi ve su sözleri söyledi;"Bir zamanlar bir can dostum vardi bir gün benden nisanlimi istedi verdim. Ama ben ondan bir is istedigimde kendini yok dedirtti. O artik benim can dostum degildir" dedi.
Sezgin de bu sözlere dayanamayarak mikrofonu eline aldi ve su sözleri söyledi;
-"Bir zamanlar benim bir can dostum vardi. Nisanlisi kötü yola düsmüstü. Ondan nisanlisini istiyerek namusunu kurtardim. Bana is istemek için geldiginde kapimda isci konumuna düsmesin diye kendimi yok dedirttim. Babami yolunda hasta yatirttim. Servetimin yarisini O na verdim. Annemi kapisinda dilenci yaptim. En sonunda kardesimle tanistirdim. Su an da evlendigi kisi benim kiz kardesim. O hala benim CAN DOSTUM

aşk

Adam her evlilik yıl dönümünde eşine bir buket kırmızı Gül gönderir...

Bu taa ki:

Adam ölünceye kadar devam eder Ve bir gün adam Ölür.Cenaze töreni yapılır taziyeler dilenir ve kadın bir başına yıllardır hayatı paylaştığı arkadaşı eşi sevgilisi olmadan evine döner. Neredeyse her gün ağlamakta ve onu düşünmektedir.

gel zaman git zaman yine bir evlilik yıl dönümünde kadın eşine özlem duyarken kapısı çalınır. gider ve kapıyı açar ama kimsecikler yoktur sadece yerde bir buket kırmızı gül demeti durmaktadır.

Kadın heyecandan titremeye başlar ve demeti alır artık bayılmak üzeredir ve demette bir not görür korkarak okumaya başlar:
"Karıcığım biliyorum bu senin için büyük ve şaşkınlık veren bir süpriz oldu ama bilmeni isterim ki sen her zaman benim en yakın arkadaşım dert ortağım ve aşığım oldun.
Ölmekle seni sevmekten vazgeçmiş değilim.
Sevgiler ve Mutlu bir hayat dilerim.

Lütfen hayatı mutlu olarak yaşa ve beni çok fazla düşünme. Bu güller sana sen kabul ettiğin müddetçe gelecek taa ki çiçekci seni evde bulamayana kadar o gün 5 kez gelecek ve eğer sen hala yoksan anlayacak ki sen de benimle berabersin.Seni hala çok seven Eşin"
Kadın bunun kötü bir şaka olacağını düşünerek hemen çiçekçiye telefon eder ve durumu sorar. Çiçekci ona her şeyi anlatır. Hanfendi eşiniz size her sene bu güllerden gönderirdi ve o bana eğer bir gün ölürsem bu gülleri her sene aynı vakitte yine götürmemi söyledi ve bunların ücretlerini de ta o zaman fazlasıyla ödedi.Kadın telefonu neredeyse elinden düşürürcesine kapattı ve göz yaşları içinde güllere sarıldı.

istiklal marşı

İstiklal Marşı
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül!
Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...
Hakkıdır, Hakkıdır hakka tapan, milletimin istiklâl!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet! dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakkın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri toprak! diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
Her cerihamdan, ilâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerret gibi yerden naşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakka tapan, milletimin istiklâl
Mehmet Akif ERSOY

selam

sitemi ziyaret ettiğiniz için teşekkür ederim umarım beğenmişsinizdir.beğenip beğenmediğinizi bilmek isterim ziyaretlerinizi yoorumlarsanız sevinirim

sevgide cömertlik sevdiklerimizi kırmada cimri olalım

 

Mahkeme salonunda, seksen yaslarindaki yasli çiftin durumu içler acisiydi.Adam inatçi bakislarla, suskun ninenin aglamaktan iyice çukurlasmis gözlerini ve bikkin bakislarini süzüyordu.

Hakim tok sesiyle, yasli kadina:

"Anlat teyze, neden bosanmak istiyorsun?"

Yasli kadin, derin bir nefes çektikten sonra bas örtüsüyle agzini aralayip, kisilmis sesiyle konusmaya basladi.

"Bu herif yetti gayri, 50 yildir bezdirdi hayattan…"

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda… Sessizlik, bu tür haberleri her gün manset yapan gazetecilerden birinin flasiyla bozuldu. Kim bilir nasil bir manset atacaklardi, yasanmis 50 yilin ardindan? Çok sayida gazeteci izliyordu davayi… Kadin neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yasli kadinin gözleri doldu ve devam etti:

"Bizim bir sedef çiçegi vardi çok sevdigim… O bilmez… 50 yil önceydi.. O çiçegi bana verdigi çiçekler arasindan kopardigim bir yapragi tohumlamistim, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadi onlari yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya basladi.O zaman adak adadim. Her gece günes açmadan önce, bir tas suyla sulayacagim onu diye… Iyi gelirmis derlerdi. 50 yil oldu, bu herif bir gece kalkip bir kerede bu çiçegi ben sulayayim demedi. Taa ki geçen geceye kadar…O gece takatim kesilmis uyuyakalmisim… Ben, böyle bir adamla 50 yil geçirdim. Hayatimi, umudumu, herseyimi verdim. Ondan hiçbirsey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildigim görevlerden birisini yapmasini bekledim.Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim yasli adama dönerek;

"Diyecegin birsey var mi, baba?" dedi.

Yasli adam bastonla zor yürüdügü kürsüye, o ana kadar suçlanmis olmanin utangaçligini hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.

Tane tane konustu:

"Askerligimi Reisicumhur köskünde bahçivan olarak yaptim. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime’mi de orada tanidim. Sedefleri de… Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Ilk evlendigimiz günlerin birinde, boyun agrisi nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertlesir, kötülesir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansin, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun… Lafim geçmedi… O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu. Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim… Her gece onu uyandirdim ve onu seyrettim. O sevdigim kadini, yavrusu bildigi çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki…" dedi adam. O yastaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle… "Her gece, o yattiktan sonra uyandim. Saksidaki suyu bosalttim. Sedef, gece sulanmayi sevmez, hakim bey… Geçen gece de… Yaslilik… Ben de uyanamadim. Uyandiramadim… Çiçek susuz kalirdi ama kadinimin boynu yine azabilirdi. Suçlandim…Sesimi çikartamadim…"

O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes agliyordu…

"Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kirmada oldukca cimri olalim

hayırlı bayramlar

tüm islam aleminin kurban bayramını en içten dileklerimle kutlar daha nice bayramlara sevdiklerinizle sağlık ve mutluluk içinde erişmenizi dilerim

Sadece Bi Karınca

Hikayeye göre;İtalyan yazar Lucianno düşünce suçlusuydu.4 metre karelik bir hücreye mahkum oldu,hemde tam 17 sene için ! O kahrolası hücreye yerleşyiği birinci gün,herşey normaldi.Aradan birkaç hafta geçti.Lucianno düşünmeye başladı.Burada 17 sene nasıl geçer…
Aradan aylar geçti.Sanki her geçen gün biraz daha mahküm oluyordu zavallı hücresine.Bir sabah bir karıncanın burnunu ısırmasıyla uyandı Lucianno.Onu büyük bir titizlikle parmağının ucuna alıp ‘acaba ‘ dedi. ! ‘Acaba bu karıncayı yetiştirip kendime bir dost yapabilirmiyim? ‘ dedi.Kaybedecek birşeyi yoktu ve bu denemeye değerdi.Karıncayı yanı başında duran küçük sehpanın üzerine kuydu.Karınca karıncalığını yapıp,kaçmaya çalıştıysa da Luci bırakmadı onu.Etrafını çevirerek karıncanın kaçmasına engel oldu.Onunla konuşmaya ve onu eğiymeye kararlıydı.Başarabilirse yanlızlığı sona erecekti.Karınca ile tam üç sene uğraştı.Karşılıksız olsada konuştu ve dertlerini anlattı ona.Birde isim taktı karıncaya.Tito…
Bir sabah Tito’sunun ona günaydın demesiyle uyandı Lucianno.Bu duyabileceği en muhteşem sesti.Büyük bir heyecanla yatağından dışarıya fırlayıp bağırmaya başladı:Konuştun,Tito sen konuştun.Nihayet konuştun.Günaydın,günaydın,binlerce günaydın dostum…
Artık bir dostu vardı Lucianno’nun ve bunu hiç kimse bilmiyordu.Tito’nun varlığı yazarın en büyük sırrıydı.Kimse duymamalıydı.Gardiyan duymamalı bu rüya bitmemeliydi.Bu büyük dostluk tam 17 sene sürdü.Hiç kimse bilmedi Tito’yu.Lucianno,Tito’ya tüm bildiklerini öğretti.Konuşmayı,okumayı,yazmayı,dans etmeyi,şarkı söylemeyi,fikir üretmeyi…Bildiği her şeyi öğretti.Kah ağladılar,kah güldüler…
Aradan tam 17 yıl geçti ve bir gün asık suratlı soğuk yüzlü gardiyan demir kapıyı araladı.Hazırlan yarın çıkıyorsun,dedi beton sesli gardiyan.Gardiyan gittikten sonra Lucianno ağlayarak karıncaya döndü. ‘Bitti Tito.Bitti büyük dostum.Yarın çıkıyoruz,yarın özgürüz.’ dedi.Tito’da ağladı.Yazar Titoya sordu,’Söyle dostum yarın çıkar çıkmaz ilk ne yapalım ?’Tito:’Gidelim bir bara ve hayvan gibi içelim’ dediGülüştüler.Sabaha kadar uyumadılar.Hayal kurup bu bu fare kapanından farksız, lavabolu dikdörtgenin ilk defa tadını çıkardılar.Bir anda sanki hücre genişlemiş gibiydi…
Sabahın ilşk ışıklarıyla son kez açıldı demir kapı.Kapıdan çıkarken son kez geri döndü ve ranzasına baktı italyan yazar.Sadece şu iki kelimeydi ağzından dökülen:’Vay be…’Dışarı çıktılar…
Tito Lucianno’nun omuzundaydı.Sabahın körüydü ve mevsim kıştı.Kar lapa lapa yağıyordu.Lucianno bavulunu havaya fırlattı ve ‘özgürlük’ diye bağırdı.Tito da bağırdı.Yağan kar umurlarında değildi.Yürdüler kara inat yürüdüler.Özgürlük sıcaklığına kar mı dayanır kış mı…
Nihayet bir barın önüne geldiler.Tito sordu’Şimdi biz buraya girebilecek miyiz?’Avazı çıktığı kadar ‘biz artık özgürüz ‘diye bağırdı Lucianno.İçeriye girdiler.İçeride sızmış kalmış üç beş adamla kasanın başında uyuya kalan barmenden başka kimse yoktu.Bir masaya oturdular…
Bir ara Lucianoo’nun gözü masanın yanındaki aynaya ilşti.Hapisten çıktığında yaptığı gibi yeniden mırıldandı ‘vay be ‘Saçları bembeyaz olmuştu,yüzü buruş buruştu.Yaşlanmıştı Lucianno.Tebessümüne aradan sızan birkaç damla göz yaşı karıştı. !Barmen bize iki bira getir ‘ diyebildi titrek bir sesle.Barmen yerinden fırlayıp biraları getirdi.Bir adamın iki tane bira istemesinin sebebini bilmiyordu.Bilmeside gerekmiyordu,bilmekte istemiyordu zaten.Biraları bıraktı ve kuş tüyü kasasına geri döndü…
Lucianno omuzundaki dostunu bardağın içine attı.İçtiler.Titoda içti.İçtikçe keyiflendiler.Bir ara Tito bardaktan fırlayıp masanın üzerinde dans etmeye başladı.Elini yüzüne koyup masanın üzerine yaslanmış olan Lucianno büyük bir gururla kendi yetiştirdiği dostutnun dansını izledi.Bir an durdu ve ‘ne günlerdi be Tito ‘ dedi.Dertleştiler,biraz sonra yine dans etmeye başladı Tito…
Tito dans ediyor.Lucianno korkunç bir keyifle bu muazzam manzarayı izliyordu.Bunu mutlaka birilerine anlatmalıydı.İyi bir şey yapmanın belkide en keyifli yanıydı onu biriyle paylaşmak.Ama Lucianno bu keyifi 17 sene hiç yaşamamıştı…
Özgürlüğünün bu birinci gününde,yıllarca gizli tuttuğu bu büyük ve onur verici sırrı birileriyle paylaşmalıydı.Etrafına baktı,barmenden başka kimse yoktu.’Barmen,barmen !’diye seslendi.Barmen yarı uykulu,Lucianno’nun masasına geldi.Lucianno dans eden Tito’yu işaret ederek ,büyük bir heyecanla ‘Barmen şuna bir baksana,şuna bir bak…’dedi.Barmen sessizce parmağını Tito’nun üzerine götürdü.’Çok afedersiniz beyfendi !’diyerek Tito’yu ezdi…
Lucianno için Tito,en büyük dosttu,17 yıllık emekti.Barmen içinse öylesine bir böcekti…

kan kırmızısı güller

Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose… Gül… Kocasının sevgili Rose’u… Her yıl Sevgililer Günü’nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı..Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte.. Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı: "Seni, geçen sene bugünkünden, daha çok seviyorum…" Birden, bunların son gülleri olduğunu düşündü.. Önceden ısmarlanmış olmalıydı.. Öleceğini nasıl bilebilirdi?.. Zaten her seyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi, yumurta kapıya gelmeden…

 

Gülleri özenle içeri taşıdı..saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce güller ve fotoğrafı seyretti sessizce.. Bitmek bilmeyen bir yıl geçti.. Yapayalnız ve hüzün dolu bir yıl..

Sonra bir sabah kapı çalındı.. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi.. Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi.. Sevgililer Günü’nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Şaşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı… Onu bu kadar üzmeye kimin hakkı vardı ? "Biliyorum" dedi, çiçekçi.. " Eşinizi geçen yıl kaybettiniz.. Telefon edeceğinizi de biliyordum.. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemişti.. Hep öyle yapardı zaten, hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı,
kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum.. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istediği kart…" Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapattı. Parmakları titreyerek zarfı açtı..

" Merhaba gülüm" diye başlıyordu, kart.. " Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim kim bilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılmayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin dostum, sevgilim benim… Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.. Her zaman da seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin… Lütfen.. Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim….

Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyyen kavuştuğumuz yere bırakacak..
"SENİ SEVİYORUM GÜLÜM…"

 

ne kadarda doğru

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılarak eşi ve büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Ne var ki emekli olması gerekiyordu. Müteahhit, iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev yapmasını rica etti. Marangoz, kabul etti ve işe girişti, fakat gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne büyük talihsizlikti! … İşini bitirdiğinde işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev senin” dedi, “Sana benden hediye” . Marangoz, şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman böyle yapar mıydı hiç! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zaman da, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “Hayat bir kendin yap, tasarımıdır” demiştir biri. Bugün yaptığınız davranışlar ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın… Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın. Hiç incinmemiş gibi sevin. Kimse izlemiyormuş gibi dans edin.
Ve lütfen, bu sözleri arkadaşlarınıza iletin. Ben ilettim

Sonbahar Rüzgarları

Ne zaman sonbahar gelse, sarı sarı yapraklar düşse dalından ve sürüklense rüzgarın önünde bir yaprak. Ne kadar ısıtırsa ısıtsın dağları, ovaları güneş; ne kadar sıcak ve parlak olursa olsun gökyüzü, üşürüm, ürperirim içimden!.. Üstüme üstüme yürür hüzünlü güz günleri…

Bilirim ki, acılardır yüreğimde yankılanan ve içimdeki sevdadır acı veren her andığımda yurdumu. Şimdi her zamankinden daha yorgun ve çaresizim. Her zamankinden daha çok muhtacım sana anlıyor musun? Özlemin içimde ateş olup yaksa da, vucudum buzlar içindeymiş gibi titriyorum!.. Dışarıda kırk derece sıcak var, insanlar serinlemek için habire sulara koşuyor ama ben kar altındaymışım gibi titriyorum, üşüyorum. Anlıyorum ki, beni hiç bir şey ısıtamayacak senin kollarından ve sıcak sevginden başka…
Ne zaman sonbahar gelse, dağ doruklarında insanın içini ürperten rüzgarların uğultusunda hayatın bana küs ıslığını duyarım!… İçime dalga dalga yayılır yokluğun, rüzgarda dalları kırılmış bir ağacın hüznü gibi suskun dururum. Bedenim sızlar, yüreğim titrer… Anlatamam kimseye yüreğimden geçenleri… Kendini anlatamamak ne kadar da acıdır bilir misin? En çok da ona yanar yıkılır insan… Kim bilebilirki, ben bütün acı çekenlerin yazgısıyım, bütün kimsesizlerin dostu, bütün yalnızların yoldaşıyım… Yüreklerdeki sarı sonbahar; Gözlerdeki yeşilin ardına gizlenmiş

Hayatımız ki, bir damla aşk iksiri kırık kadehlerde yudumladığımız, bir damla su; Bir tutam şiir, volkanlar kadar dağlayıcı ve kor!… Şimdi yüreğimin en derinlerinden kopup gelen sınırsız bir sevgi seliyle sana gelmeyi, yüreğinin en sıcak yerine sığınıp kaybolmayı ne kadar çok istiyorum. Ne kadar istiyorum gözbebeklerindeki kıvılcımların titreşimlerinden bir aşk türküsü gibi çakıp ve anlamsız yaşadığım bu hayattan kurtulup, yeniden bulmayı kendimi gözlerinde….

Ne zaman güz günleri gelse sararır yeşeren umutlarım!… Hoyrat rüzgarlarla savrulur dallarım, bir yağrağımı daha kaybederim ömrümün sevgi çınarından…
Ömrüm gizli bir yara da olsa yüreğimde ve savrulan bir sonbahar yaprağına da yazılı olsa adım; Ben yine de mehtabın kollarında yeniyetme sevdalar tomurcuklanırken bahara, sarmalıydım seni; Dingin derin ırmaklar akarken hasrete, bütün yalnızlıkları yıkmalıydım gözlerinin içine baktığımda. Tuttuğumda yumuşacık beyaz ellerini, unutmalıydım bütün acılarımı!.. Kadehlerde aşk iksiri yudumlanırken doya doya içmeliydim dudaklarını.. Bütün karanfiller güller solmalıydı bahçelerde, yüreğimizde tomurcuk tomurcuk sevda açarken!…

Şimdi gecenin geç bir vakti. Sicim gibi yağmur yağıyor kaldırımlara, yağmurdan kaçıp herkesin evine sığındığı bir saatte, ben evden çıkıp, sahipsiz bir sokak kedisi gibi sırılsıklam boş kalan sokaklarda dolaşıyorum avare avare. Gecenin zifiri karanlığı üstüme üstüme geliyor, şimşekler çakıyor, boşanırcasına ağlıyor gökyüzü ama yağan yağmurlar yüreğimin yangınını söndüremiyor.. Denizler nehirler de ağlıyor, ben ağlıyorum, inadına sokaklara boşanıyor gözlerim. Gözyaşlarım sağanak sağanak karışıp gidiyor sulara.. Ellerim üşüyor, üşüyen ellerimi alıp yanan yüreğimin üstüne bastırıyorum. Dinmiyor küçülmüyor acım


Fırtınalı bir gecenin kör karanlığında bir başına ıpıssız sokaklarda yürümek ne kadar zordur. Hele tutunacak bir dalı kalmamışsa insanın bu dünyada ve gidilecek bir yeri de yoksa. Hayatın anlamsız girdabında debelenmek, anlamsızlığın boşluğunda kalakalmak, bir başka ölümdür aslında insan için.

Her sonbahar geldiğinde ben ayrılıkları yaşarım. Elvedaları, yalnızlıkları, özlemleri, solgun kırık beklemeleri; Bir de adı konmayan iç çekişleri, korkuları, uzak ve dalgın bakışları akan sulara, hıçkırıkları

Ve yüreği buğulu sevdalı aşıkları düşünürüm her sonbahar geldiğinde. Pişmanlıkları, kalpte gizli kalan sırları ve kalpte gizli kalıp bir ömür kanayan yaraları, suskunlukları, ayrılıkları, sınırları, gurbet de ölüp gidenleri …
[img]http://www.ezgimuzik.net/images/banner/sonbahar/yaprak.gif[/img]Ne zaman sonbahar gelse unuturum içimdeki mavinin çağrışımını, beyazın ışığını, baştan aşağı acıya keser bedenim. Gülmeyi unuturum ne kadar zorlarsam zorlayayım kendimi, gülemem. Anlarımki, benim yüreğimde ağlıyor gözlerimle beraber… Şu uzak diyarlarda hüzün ve acı sızı sızı dokunuyor gönlümün en derin gergefine. Karanlık bir dehlizde yolunu bulmaya çalışan şaşkın bir yolcuyum sanki. İçimdeki deli rüzgarlar alıp buralardan çok uzaklara götürüyor beni. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği kıyılara savuruyor ruhumdaki özlemleri…
[img]http://www.ezgimuzik.net/images/banner/sonbahar/yaprak.gif[/img]
Hayatımın inciten, acıtan yanını sığdıramıyorum hiç bir coğrafyaya. Bilincimi kaybetmek istiyorum, hatırlamamak geçmişimi ve unutmak bütün ihanetleri. Üşümek ve düşmek istiyorum derin bir uçurumun kenarından. Ölüm etrafımda durmadan dans ediyor biliyorum. Bir gün hiç beklenmedik bir yerde vuracak beni. Korkmuyorum, ölüm kıyafetimi giyiyorum hergün üstüme. Hayallerimin düştüğü yerde düşeceğim. Gözlerimde fer, dizlerimde derman kalmayacak. Vurgun yemiş dallar gibi düşeceğim yerlere, bir daha hiç kalkmayacağım.